Doğa Koleji’nde aylardır maaşlarını alamadıkları için iş bırakan öğretmenler ve onlara destek olan veliler; bir dönemdir örneğini göremediğimiz bir durum oldu. Veliler, daha doğrusu çalışanların sunduğu hizmetten faydalananlar, iş bırakılmasından şikayet etmek yerine mücadeleye destek verdi, hatta daha da ileriye taşıdı.

Daha önce yaşanan benzer örneklerde (İzmir’de İZBAN grevi, farklı belediyelerdeki temizlik işçilerinin grevleri gibi) gündeme gelen tepkiler daha çok iş bırakan işçiler nedeniyle yapılan işlerin aksaması, durması; hizmeti kullananların mağdur olması gibi patronları denklemin içerisinden çıkaran çarpık bir bakış açısına sahipti. Ulaşımın aksaması veya belediye sınırlarındaki çöplerin toplanmaması kabul edilemezdi! Bu bakış açısı emekçi ve patron arasındaki serbest piyasa anlaşmasını, yani yapılan iş karşılığında verilmesi gereken ücreti, yani patronun yerine getirmesi gerekenleri yok saymaktaydı.

Doğa Koleji örneğinde ise öyle olmadı. Aslında böyle bir duruma daha uzak kalabileceğini varsayabileceğimiz özel bir okula yığınla para vermek zorunda kalan veliler, maaşlarını alamayan öğretmenlerin yanında durdu. Kendilerini, belli bir hizmetin sağlanmasını “parasını vererek hak etmiş” olan tüketiciler olarak görmediler. Tam aksine, eğitim hakkını parasıyla güç bela almak zorunda kalanlar olarak; öğretmenlerin ücretlerinin yatırılmamasının gerçek sorumlusu olarak okulun patronlarını gördüler. 

Hatalı olan bakış açısına göre, üretim ilişkileri zaten diğer toplumsal durumlardan bağımsız olarak emekçi ve sermaye arasında var olan bir durumdur. Toplumun yararlandığı temel hizmetler de emekçi ve sermaye arasındaki çelişkinin dışında bir garantisi olması gereken, vergi veya herhangi bir ücret ödeniyorsa sağlanma garantisi olan ürünlerdir. Patron veya emekçinin özel durumu bu hizmetleri asla aksatmamalıdır. 

Ama gerçek durum böyle değildir. Patronların ve emekçilerin her gün içinde bulunduğu çelişki toplumun kendisinden bağımsız değildir. Bu çelişkinin üstünde hiçbir üretim veya hizmet garantisi yoktur. Zaten toplumun kendisi de patron veya emekçinin dışında üçüncü bir grup değildir. Dediğimiz gibi, özel okul velileri de büyük oranda çalışarak kazandığı ücretinin büyük bir kısmını düzgün bir eğitim hizmeti için özel okula vermek zorunda kalan emekçilerden oluşur. Veliler de her gün kendi işyerlerinde ücretlerinin düşmesi ve çalışma koşullarının kötüleşmesi olasılıklarıyla yüzleşmektedir.

Doğa Koleji’ndeki mücadelenin açığa çıkardığı en önemli şey, işte bu durumun açığa çıkmasıdır. Toplumun hiçbir kesimi kendini patron/emekçi çelişkisinin dışında tutamaz. Orta sınıflar ideolojik olarak bu durumu görmezden gelmeyi ve geçici olarak kaçmayı seçerler. Yine de ekonomik kriz ortamında herkes er ya da geç bu çelişkiyle yüzleşir.

*

Peki ziller herkes için çaldığında, bu çelişki kapımıza dayandığında yapılacak olan şey nedir? Emekçiler neye dayanarak bu çelişkinin bir tarafında sağlam bir şekilde durabilir? Doğa Koleji’nde olduğu gibi çalışanların iş bırakması, çarkları durdurması, greve gitmesi emekçilerin en güçlü silahıdır. Aynen Fransa’da ilan edilen genel grevde olduğu gibi tüm üretimin ve aslında yaşamın durdurulması, patronlara gerçek anlamda diz çöktürecek en önemli araçtır. Grev ve iş bırakma hakkını, emeğini satmak zorunda kalan tüm kesimlerin bu şekilde sahiplenmesi gerekir. Bu sahiplenme ilişkisi hem farklı alanlarda patronlara karşı  emekçilerin elini kuvvetlendirecek hem de bu çelişkinin nihai çözümünü hızlandıracaktır.