Seçim öncesinde AKP’nin iddiası/tehdidi, eğer seçimleri kaybederse ekonominin daha da kötüye gideceği, ekonominin iyiye gitmesi isteniyorsa kendisinin kazanması gerektiği şeklindeydi. Tam da öngördüğümüz gibi kazın ayağı öyle olmadı. Seçim sonuçlarına göre AKP ittifak yaptığı MHP ile birlikte %51 oy almasına rağmen ekonomik krizi derinleştiren veriler gelmeye devam ediyor. Seçimin hemen ardından açıklanan mart ayı verilerine göre enflasyon %1.03 artarak yıllık 19.71’e yükseldi. Mart ayı gıda enflasyonu ise %30 oldu. Geçen yılın ilk 3 ayında 19.7 milyar TL açık veren bütçe, bu yılın ilk 3 ayında 37.8 milyar TL açık verdi, artış oranı %92 oldu (Her yıl Merkez Bankası’ndan hazineye nisan ayında aktarılan para, bu yıl erkene çekilmeseydi bütçe açığı 71 milyar TL’ye ulaşacaktı.) 1 Nisan günü elektriğe %37 zam yapıldı. Benzine ve sigaraya da zam geldi. TL dolar karşısında değer kaybını sürdürdü, döviz mevduat toplamı 7 milyar dolar artarak 214 milyar dolar oldu, yani vatandaş da sermayedar da parasını dolara yatırmayı sürdürüyor.

 

Tüm bunlar, seçimleri takip eden bir hafta içinde gerçekleşirken seçim yenilgisini kabullenemeyen AKP’nin aslında neleri kaybettiğine bir göz atalım. AKP ve MHP 81 ilin 50’sinde belediye başkanlığını kazandı. Fakat bu 50 şehrin milli gelirdeki paylarına baktığımızda, Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla’daki (GSYH) toplam paylarının %35’in altında olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor. Belediye başkanlığını CHP’nin kazandığı 21 şehir ise milli gelirin %62’sini üretiyor. Elbette İstanbul ve Ankara bunun başını çekiyor. Hatta bu durumu oldukça güzel anlatan bir harita bile hazırlanmış:

Dağılım ortada. AKP’nin inşaata ve betona dayanan rant ekonomisinin temel taşlarından biri olan, sürekli dikilen binalardan silüeti bozulan, bir gram yeşile hasret yaşamların sürdürüldüğü İstanbul’u kaybetmesinin bedeli elbette kendileri açısından ağır olacak. Bu inşaat, beton politikasındaki çöküşü görmek için seçim sonuçlarını bile beklemeye gerek kalmadı. Binali Yıldırım’ın zamanında “yanlıştı ama yaptık” dediği Karadeniz sahil yolu içerisinde bulunan Kopmuş Tüneli’nin seçim gecesi çökmesine tanık olduk. Tıpkı çöken tünelleri gibi rant ekonomileri de başlarına çöküyor.

Peki yerel yönetimlerin ekonomisinde çark nasıl dönüyor? Şehirlerin yerel yönetim gelirinin %60’ı merkezi bütçeden aktarılan vergilere bağımlı olarak sağlanıyor. Bu durum akıllara Erdoğan’ın AKP’nin seçilemediği şehirlerin merkezi kaynaklardan mahrum kalacağı söylemini getiriyor. AKP’nin kaybettiği büyük şehirlere kaynak aktarılmasının önünü keseceğini konuşanlar var. Peki bu mümkün mü? Eğer büyük şehirlere gerekli kamu kaynakları aktarılmazsa, yatırımlar yapılmazsa bu şehirlerin ürettiği milli gelir de azalır, ekonomi küçülür ve işsizlik de artar. Bu durumda elbette sorumluluk AKP iktidarında olacaktır. Bu nedenle AKP’nin böyle bir hamle yapması zor görünüyor. Ayrıca ekonomik kriz tablosu bu denli ağırlaşmışken yabancı sermayeye bağımlı hale gelmiş olan AKP’nin seçim gecesi kaybettiği şehirlerin kaynağını keseceğini değil “yapısal reform” yapacağını açıklaması da tesadüf değil elbette.

“Yapısal reform” işçi sınıfına yaramaz

Berat Albayrak’ın derinleşen ekonomik krizle birlikte tartışılan çözüm önerilerine “yapısal reformlar, yapısal reformlar, neymiş bu yapısal reformlar” demesinin ardından seçim gecesi bizzat Erdoğan açıkladı: “Yapısal reformlar yapacağız.” Önümüzdeki hafta bu konuda bir paket açıklanması bekleniyor. Gerek müdahaleye rağmen %92’ye ulaşan bütçe açığı, gerek diğer ekonomik verilerin derinleşmekte olduğuna işaret ettiği ekonomik kriz günlerinde AKP’nin çıkış yollarını daha önce de tartışmaya açmıştık: Ya IMF’ye gidilecek ya da “IMF’siz IMF programı” olarak nitelendirilen kamu bütçesinden tasarruf yollarına girilecek. Yani öyle ya da böyle “yapısal reformlar” başlayacak. Söylendiğinde kulağa hoş gelse de ekonomik kriz tablosunun daha da derinleşmesini durduracak gibi görünse de “yapısal reformlar” temel olarak kemer sıkma politikalarıdır. Bakın, yeni zamlar gelmeye başladı bile. Tanzim satış yerleri seçim biter bitmez kapatılmaya başlandı. Yeni açıklanacak paketle gelecek yeni “reformlar”ın da yoksulluğun ve işsizliğin artışını tetikleyeceğini öngörmek hiç zor değil.

AKP kapitalizmini daha da zor günlerin beklediğini, seçimlerden sonra yine bir numaralı gündemin halkın ekmek kavgası olacağını ve bu noktada işçi sınıfının rolünün önem kazandığını daha önce de belirtmiştik. Seçimden sonraya bıraktığımız “sol buna hazır mı?” tartışmasına dönecek olursak tablo şudur: AKP binbir manipülasyonla ekonomide işlerin yolunda gittiğini anlatıp dururken karşısında duran ana muhalefet ekonomik krizi seçime son haftalar kala gündemine alabildi. Solun durumu ise ekonomiyi gündemine bile almamak ile “krizin faturasını ödemeyeceğiz” argümanını tekrarlayıp durmak arasında gidip geliyor. Anlaşılmayan şudur ki; gerçek bir ekonomi-politik program ortaya koyabildiğimiz ve onu topluma anlatabildiğimiz ölçüde kriz günlerinde işçi sınıfı önünü görebilecektir. Aksi durum; işçi sınıfını, orta sınıf siyasete mahkum etmek anlamına gelir. Önümüz 1 Mayıs, önümüz kriz tablosunun ağırlaşacağı günler. Bugünlerde işçi sınıfının hareket edebileceği zeminleri yaratmaktır bize düşen.