Yıl 2018.

Biz Türkiyeli kadınlar halen en büyük meselemiz olan kadın cinayetleri ve giderek değişik görünümlerle de karşımıza çıkan şiddetle mücadele ediyoruz. Dolayısıyla 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü, bizim coğrafyamızda günler öncesinden başlayan haftalara yayılan neredeyse 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ayarında bir tarihsel güne dönüşmüş durumda. Biz daha ne İzlanda gibi işyerinde ücret eşitliği ile ilgili kitlesel eylemlere, ne de kendi ülkemizde çok ağır bir sorun olan kadınların işsizliği konusunda hakkını vererek bir mücadeleye girişemedik. Can derdinde olduğumuzdan sıra gelmedi, kader utansın. Göçmen kadınların yaşadığı zorlukları da yeterince sahiplenemedik daha, kuşkusuz gündeme gelen durumlarda gereğini yapıyoruz ama henüz bu meseleleri büyük çaplı bir mücadeleyle sahiplenemedik, hepsi sırada bekliyor…

*

Adını, güzelim şehrimizden alan “İstanbul Sözleşmesi”, kadına yönelik şiddeti; “…fiziksel, cinsel, psikolojik ya da ekonomik zarar ya da ıstırap veren ya da verebilecek olan toplumsal cinsiyete dayalı her tür eylem ve bu eylemlerde zorlama, tehdit etme ve özgürlükten yoksun bırakma” olarak tanımlar. Ve “kadınlar” kelimesi 18 yaşın altındaki kız çocuklarını da kapsar.

Şiddeti durdurmanın yolunu çok somut olarak gösteren sözleşmenin tanımı ışığında bizim durumumuza baktığımızda, hem şiddetin en ağır biçimleri olarak tanımlanan cinayet, erken yaşta zorla evlendirme, anneliğe zorlamanın hem de geniş tanımıyla şiddetin her biçiminin yaygın ve ağır bir sorun olarak devam ettiğini görüyoruz. Bunu anlamak için belki istatistiklere de gerek yok, her gün yaşadığımız somut olgular durumu açık ortaya koyuyor. Ama bu yıl ilk defa her zamankinden başka bir durum daha oldu; şiddete dair veriler, içinde devletin de olduğu –ki en son 2012’de devlet veri açıklamıştı- farklı kaynaklar ile açıklandı. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu raporları dışında iki farklı kaynak durumu ortaya koyuyor:

İçişleri Bakanlığı polis kayıtlarına göre 1 yıl 7 ay zarfında şiddet nedeniyle 393 kadının öldürülmüş olduğunu, bizim platformun kayıtlarının(ki her biri kaynakla doğrulanabilir) oldukça altındaydı. Ama burada esas mesele, biz “Bir kadın cinayeti bile fazla” derken, bir yetkilinin bu oranı mahcup bile olmadan nasıl açıklayabilmesiydi.

İkincisi İstanbul Sözleşmesi’nin uygulamalarını denetleyen uluslararası heyet; GREVİO Türkiye raporu, kadınların ne yaşadığını çok net cümleler ile ortaya koydu. “Devlet sisteminin mağdurları koruyamamasının, Türkiye’de kadınların zaman zaman, “yeniden mağdur edilme ve/veya çifte mağduriyete” uğrama nedeni olduğuna dair yeterli kanıtın var olduğunu tespit etti.

Bu durumda biz, ne istiyoruz biliyor musunuz? Devletin altına imza attığı, yürürlükteki yasaları uygulamasını istiyoruz. 6284 Sayılı Koruma Kanunu ve İstanbul Sözleşmesi uygulansın ve Adalet Bakanlığı geçtiğimiz günlerde kadına ve çocuğa karşı cinsel suçlar için yayınladığı Genelge gibi, bu iki konuda da genelge yayınlasın istiyoruz. Bu 25 Kasım’da talebimizin bu olması bile genel olarak mantık dışı, devlet için hicap verici olmasına rağmen biz sadece bunu istiyoruz. Ki gerçekte şiddete de zemin oluşturan diğer esas konularımıza sahip çıkmaya imkan bulalım. Türkiye’de 11 milyon kadının sırf çalışma hayatını hayal bile edemediğinden dolayı iş aramadığı için, istihdam verilerine bile kabul edilmiyor. Geri kalan milyonlardan son verilere göre yüzde 34,9’u istihdam edilmiş durumda. Yani toplam erişkin kadın nüfusunun sadece üçte biri, kadınların bağımsızlığa doğru adım atmasında en önemli faktör olan çalışma hayatına katılıyor. Devletin kadınları üretim hayatının dışına sürmesi çok ağır bir ekonomik şiddettir. Milyonlarca kadın adeta diğer tüm şiddet biçimlerinin önüne atılarak şiddete açık hale getirilirken önümüzde büyük bir mücadele daha bizi bekliyor.

Kadınların ekonomisi; ekonominin kadınlara ettiği buyken “nafaka” hakkının da tartışmaya açıldığı yıldayız. Erkeklerin nafaka ödeyerek “mağdur” olmasına adil düz2enleme getirme iddiasıyla başlayan bu gündem, bu bakımdan adaletsizliğin dik alası olduğu gibi öte yandan daha esaslı başka bir konuyu sembolize ediyor. Nafaka gerçekte tüm medeni kanunun; yüzyıllar boyunca kazanılmış medeni haklarımızın sembolü oluyor.

*

Türkiye’de durum böyle, dünyanın birçok ülkesinde de kadınlar türlü mesele ile boğuşurken bu 25 Kasım’da en önemli şey ise; daha önce olmayan bir şey; kadınların giderek yükselen bu yıl geçen yılı da geride bırakan sonuçlar yaratan mücadelesi. Evet, elimizdeki iyi şey budur; dünyada Trump, Putin ve benzeri mizojin liderler varsa, onlara kafa tutan, geçtiğimiz durgunluk yıllarını bir çırpıda söküp atan bir kadın mücadelesi de var. Sadece batı’da değil, bütün coğrafyalarda, en zor rejimler altında kadınlar sessiz kalmıyor. Ve bu durum belki şimdiden hayal bile edemeyeceğimiz sonuçlar yaratıyor.

MeeToo nerede biliyor musunuz? Sıla’nın da arkasında duruyor, İran’daki kadınların cesaretinde, dizi setlerinden seçimlere uzanan mücadelede… ABD seçimlerinde birbirinden farklı kadın adayları başarıya taşıyor işte MeeToo, buharlaşmadı, yaşıyor, yayılıyor.

İşte iyi şey budur; dünyanın bütün kadınları birbirinden öğreniyor; Suudi kadınların onca yoksunluk altında cezaları göze alarak o arabaları sürmesi, diyelim onlarda daha rahat bir rejimde yaşayan kadınları daha çok mücadeleye zorluyor. Kadınların birbirimize çarpan etkisi yaparak yükselttiği ses, toplumu da değiştiriyor. Örneğin Türkiye toplumunda yapılan araştırmalara göre, toplumsal cinsiyet algısı değişiyor. Toplum şiddeti onaylamıyor, boşanma sebebi olarak görüyor, “erkekler ağlamaz”, “kadınlar çalışmasın” gibi en klişe cinsiyetçi tutumların oranı yerlerde sürünüyor (Bakınız: Kadir Has Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Algısı 2018 Araştırması).

Biz bu oranları, yine çok somut olgular ile; Tuba Ekinci, Ahmet Kural, Ceceli gibilerine karşı, kadınları ve kadınların hayatını savunanların yanında yer alan bir toplumla da görmedik mi bu sene?

Umutsuzluğa hiç gerek yok, bütün kadın düşmanlarının tek tek düşüşünü izleyeceğiz emin olun.

Gülse Birsel’in de dediği gibi; “düşmeyen, dik duran kadınlara hepinizi teker teker alıştıracağız…O senaryo yeniden yazılacak…”

Kadınlar sessiz kalmadıkça, birbirimizi yalnız bırakmayıp örgütlendikçe, önümüz çok açık. Bugünden öngöremediğimiz; MeeToo’nun birçok başka ülkede ve seçim sonuçlarında vücut bulması gibi, bambaşka sonuçlar kazanabiliriz.