Seçimlerin bitmesiyle Erdoğan’ın yaratmış olduğu tek adam rejimi gündemi de kapanmıştır, denilmesi mümkün mü? Biz tek adam rejimi meselesiyle sadece seçimler zamanı mı ilgilenecektik? Böyle bir ele alışa imkân var mı? Seçimler ve bir tür “başkanlık” seçiminden sonra defteri kapatabiliyor muyuz?

Ben hiç sanmıyorum.

Bir ülkenin ana meselesi seçimlerden önce tek adam rejimiyse; alınan bu sonuçlarla, seçimlerden sonra daha da derinleşmiş olarak odur. Başka türlü düşünmek çok zor. Yorgan gitti kavga bitti mi sayıyoruz yoksa? Zaten yorgan bizden gitti.

*

Ne var ki ben Erdoğan’ın bizi hiç üzmeyeceğini ve yormayacağını tahmin ediyorum. Yakın bir zamanda, çok dramatik bir biçimde konunun tek adam rejimi olduğunu bize hatırlatacaktır. O nedenle işin aslına bakarsanız ben “gündem şimdi değişmiş midir?” tartışmalarını çok kaygı verici bulmuyorum. Bu ülkede hiç kimse kendi sevdiği gündemlere kolay kolay dönemeyecektir. Gündem her hâlükârda budur.

Tek adam rejimini aşacak tek gündem olabilir.

O da derin bir iktisadi kriz.

Eskiden solcu, şimdilerdeyse gevrek liberal olmuş bulunanlar bizim bu kriz değerlendirmelerimizle pek bir eğleniyorlar. Ne diyorlar? Efendim, kapitalizm sizin bahsettiğiniz krizlerden güçlenerek çıkar. Ferasete bakınız. E çökmezse çıkabilir belki. Ama çökeceğinin sinyallerini verir. Çekirge bir güçlenir, iki güçlenir, üç güçlenir ve fakat dördüncüde güçsüz düşer. Tıpatıp hayattaki gibi.

Ebedi kapitalizm yoktur. Üç hakkı vardır sadece. Zaten üçünü de kullandı. Dördüncü krizini göremeyecek. Karl Marks dâhiyane eseri Kapital’de bu paradoksun özünü açıkladı. Mahir Çayan yoldaşımız tam olarak sorunun adını “3. Bunalım Dönemi” olarak koydu.

Şu liberaller bazen bize “Marksistler her iki krizden onunu bildiler” diyerek kalbimizi kırıyorlar. Biz iki krizden onunu bildik, tamam kabul, peki siz neden hiçbirini bilemediniz? Hatta neredeyse böyle bir konunun literatüre girmesine dahi gerek görmediniz? Çünkü bilimle ilginiz yok ve burjuvazinin suç ortağısınız.

*

Liberal başka ne der? Der ki “ne olacak yani kriz başka ülkeler de de oluyor, Türkiye’de de oluverir-bitiverir, hatta teğet geçiverir”.

Aslında tablo tam olarak böyle olsa dahi, bir yönden haklı olduklarını söyleyebilirim. Gel gör ki, gerçek biraz farklı. Erdoğan’ın dikkate alınması gereken bir siyasal-ideolojik formasyonu var. İslamcılık onu şekillendirmiş durumda. Tam solcular gibi. Biz nasıl mülk sahiplerinin sömürmediği bir dünya istiyorsak, o da teokratik bir devlet düzeni istiyor. Motivasyonu bizden bir gram düşük değil. Geri kalan her şey bunun yanına ilave olur vaziyette.

İşte bu onu iktisadi konularda en büyük sapmalara sevk eden manyetik alan.

O kendisine bağlı bir sermaye sınıfı bloğu yaratmak istiyor. Bunun için her türlü ayrıcalığı yapmaya hazır. Her türlü kural ihlalini bunun için uyguluyor. Erdoğan’a göre kendisinin ayakta kalabilmesi için mutlaka bir sermaye sınıfı bloğu da oluşmalı. Ancak kapitalizmin de kendine göre hareket etme kuralları var. Bu kurallar bir kanun hükmünde kararnameyle değiştirilemez. Hatta bir meclisin oylayacağı en has kanunla dahi değişmez.

Sermaye birikimi işleyişi ne yapıp edip bir değer yaratmak zorundadır. Artı değer. Artı değer yaratmayı beceremediği anda kendi sonuna doğru yürümeye başlar.

Erdoğan ise sermaye birikimini, yurtdışına borçlanarak kredi edinmek ve bu kredileri kendine yakın çevrelere aktararak onların büyük inşaat işlerine girmelerini sağlamak olarak görüyor. Mantığı son derece basit, ne kadar düşük faizli krediyi yandaşım olanlara verirsem o kadar iyi. Bütün “faizler düşük olmalı” feryadının temeli bu.

Borçlanma var, kredi var, inşaat var. Peki, sanayi var mı? İşte o yok. Üretim yok. Yaratılan değer yok.

Koskoca AKP hükümeti sermaye birikimini Adam Smith’den öğrenecek değil tabii ki. Onlar için Smith’in, Ricardo’nun, Hans’ın ne dediği değil, Hasan’ın ne dediği önemli. Bir de Berat Albayrak’ın.

*

Dünyadaki kapitalizmin biricik derdi değer yaratmak.

Türkiye’deki kapitalizmin derdi, mevcut iktidara yandaş olanların inşaat işleriyle vurgun yapması.

Size şöyle söyleyeyim. Derdi en çapaksız bir şekilde değer yaratmak olan kapitalizm bile bunu beceremiyor. O çok güvendiğiniz dağlara 2008’de karlar yağdı ve o karlar hala orada duruyor.

Dünya rekoruna sahip borç parayla sadece inşaat yapmaya çalışan AKP kapitalizmi boyunun ölçüsünü alacak. Çok yakında hep birlikte göreceğiz.