Bir toplumun yarısı ağlar iken, yarısı mutlu olabilir mi?

Mutlu olmayı geçtim, “saraylara” yerleşir, bunun için de neredeyse zil takıp oynayacak vaziyete gelebilir mi? Saraylara yerleşen bir toplumun AKP’ye oy veren o yarısı mıdır?

Yerin altında, denizler içinde ölenlere içi sızlamaz mı AKP’ye oy verenlerin?

Her gün gözümüzü açtığımızda, işçi ölümü, kadın cinayeti.

Bu ölümlerden toplumun o yarısına, saray değil kulübelerde yaşayanına da düşmüyor mu sanki? Düşmese bile, feryat eden bir anneyi, baretini önüne almış ölen arkadaşına yanan bir işçiyi, yani bir sınıf kardeşini görünce, o AKP’ye oy verenlerin de elbette sızlıyordur yüreği.

Ama oyları alanların sızlamıyor. Utanmadan kaçak yapılmış bir “saray”a yerleşen Erdoğan’ın ve aynen ona özenen şürekâsının sızlamıyor. Eğer bir terbiyeden söz edilecek ise, işte o terbiye burada söz konusudur.  

*

Yıllar önce, Atatürk Orman Çiftliği’nde bir hareketlenmenin yeni başladığı zamanlarda oradan geçerken babam, “buraya Beyaz Saray yaptırıyorlarmış” demişti. İnanmamıştım, o kadarı olmaz demiştim. Ama gelin görün ki, “Beyaz Saray” bile yetmedi, ondan bile büyük ve çirkin bir bina hem de kaçak olarak yeşil bir alanı katlederek ortasına yerleşti.

AKP  “hayaldi gerçek oldu” sözünü, yağmacılıkta bir bir doğruladı hakikaten. Neredeyse sarayların ilk yapıldığı zamanlarda insanlığın düşünüp sorduklarını,  yani çağlar öncesinin sorularını yirmibirinci yüzyılda  bize sorduruyor ve buna “yeni Türkiye” deniyor ya, bu da ancak “hayal” olabilir iken gerçek oldu işte.

Bizim de başımıza bu geldi. Madem başımıza bu geldi, bununla da mücadele edeceğiz. Çünkü dünya tarihi de öyle değil, böyle yazılıyor:

Saraylar saltanatlar çöker

Kan susar birgün

Zulüm biter.

Menekşeler de açılır üstümüzde

Leylaklar da güler.

Bugünlerden geriye,

Bir yarına gidenler kalır

Bir de yarınlar için direnenler... 

 

*

Bütün bu olanlar, bu hafta TBMM’de bütçe görüşmelerinin başlamasına denk geldi. Haydi bakalım meclis; o kaçak sarayın vergilerimizle ödenen ve daha harcanacak (Ankara’nın her yerinden görülecek kadar görgüsüzce ışıkları sürekli yanıyor, bilmem buna halkı sürekli boşa elektrik kullanmamaya davet eden Enerji Bakanı ne diyor?) maliyetleri ile;

Madenlerde yaşam odası maliyetini,

Şiddetten ve ölüm tehdidinden korunmak isteyen bir kadını kurtarmanın maliyetini,

Ömrü yollarda geçen mevsimlik işçiler için birden fazla minibüs maliyetini,

Esenyurt’ta işçinin yanarak can vermesini önleyecek yanmayacak bir çadır maliyetini,

Göçmen işçilerin ekmeğinin maliyetini,

Yani toplumun, yani bütün o maliyet kalemlerini asıl üretenlerin sadece “hayatta kalabilmek” maliyetlerini karşılaştırın, hesap sorun.

*

Ve 6 Kasım günü Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bütçesi görüşülecek.  Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu hem hesap soracak hem de kadınlar için bütçe önerileri sunacak bu görüşmelere. Öncelikle kadınların şiddetten kurtularak yaşaması ve kadın cinayetlerini durdurmak için, yürürlüğe giren İstanbul Sözleşmesinin, bu yıl ki bütçe planlanmasında da kılavuz olmasını öneriyor Platform. Kadınların tüm haklarına kavuşarak yaşaması için eşitlik sağlayacak bütçe talep ediyor. Emin olun bu bile  “saray” maliyetinden düşüktür. Ama esas mesele neyin ne kadar tuttuğu da değil, içinde tüm toplumun alınteri olan kamu kaynaklarının hangi hak ile “saray” a harcandığıdır.

Kamu malına zarar vermenin bundan ala örneği olamaz.

Ve kamu kaynaklarının nasıl kullanılacağına, onu üretenlerin karar vermesi dışında hiçbir karar merci kabul edilemez. İşte ancak böyle bir dünyada “menekşeler de açılır üstümüze, leylaklar da güler”. Bir toplumun yarısı değil, tüm toplum güler.