“Yarın ne kadar sürer? Hem sonsuzluk, hem de bir gün kadar…” diyor ya film, biz de öyle bir durumdayız. Yarın 24 Haziran, ülke tarihinin en önemli seçimine sayılı saatler kaldı. Türkiye halkları bu tek günde ya son yılların bütün buhranından kurtulmak için kapıyı aralayıp demokrasi tarihinde sonsuza kadar yaşayacak bir kahramanlığa imza atacak ya da şimdiye kadar var olduğu kadarıyla egemenlik hakkını, o buhranın içinde tümden kaybedeceği bir gün yaşayacak. Sadece bir gün içinde kendisinin ve ülkesinin kaderini uçuruma sürükleyecek ki sonra başına gelebilecekler nedeniyle eminim hatırladıkça o güne lanet edecek…

Muhalefetin seçim çalışmalarının bu kadar kısa süreye rağmen çok canlı yürümesi, halkta karşılık bulması, iktidarın ise siyasal ayarlarının bozulmuş olması demokrasi umudunu ayağa kaldırdı. Ancak çeşitli öngörüler yapılabilse de yarın ne olacağına dair net bir öngörü yapılamıyor, hatta en net öngörü bu seçimlerin en öngörülemez seçim oluşu diyebiliriz.

Bu kadar hareket halindeki bir anda; seçimin ön gününde, kadınların eğilimlerine baktığımızda aday listelerinde yaşanan hayal kırıklığına rağmen başından beri “bu seçimde kadınlar var” diyebiliriz. Millet İttifakı’nda, Saadet Partisi biraz geriden gelmek üzere kadınlar gerek adayların vaatlerinde ve programlarında, gerekse her tür seçim çalışmasının içinde canlı bir kuvvet halindeler. İttifak dışı bırakılan HDP ise kadınların önünü en çok açan parti olarak ipi önde göğüslüyor. İktidarı boyunca yaptıklarıyla kadın karnesi felaket olan AKP dahi kadınları görmezden gelemiyor. Hatta yaşadığı paslanma, henüz tam bir düşüşten söz edilemese bile kadın oylarına da yansıma tehlikesi yarattığı için kadınlara alan açmaya mecbur kalıyor. Bu mecburiyette kadın hareketinin gerçek ihtiyaç ve talepleri açığa çıkaran canlı seçim çalışmasının önemli etkisi var. Örneğin “Kadın Bakanlığı”  talebiyle etkili bir çalışmanın ardından aynı gün telaşla Aile Bakanı CNN ekranlarına çıkarılıyor. Ağzından ilk defa bu kadar çok “toplumsal cinsiyet eşitliği”, “ İstanbul Sözleşmesi”, “şiddete sıfır tolerans” gibi evrensel kavramları duyuyoruz. Gerçeği bilmesek gözlerimiz yaşaracak… Nitekim iktidarın kadınlara bakışının adeta bir derlemesi olan programda, Aile Bakanı’nın bir dediği bir dediğini tutmuyor. Onun anlatısında Türkiye’de kadınların hiçbir sorunu yok, evrensel kadın hakları içerisinde mutlu mesut yaşıyoruz.

Kız çocuklarında okullaşmada rekor kırdık diyor. Yalan; imam hatipleştirmede ve bilimsel eğitimden uzaklaşmanın da bir sonucu olarak çocuk istismarında rekorlar kırdınız.

Şiddet davalarının hepsine müdahil oluyoruz diyor. Yalan; Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun yıllar süren zorlaması ve daveti sonucu bazı kendi “makbul” buldukları kadınlara ya da Özgecan gibi kamuoyunun tepkisine neden olan davalara geliyorlar.

Şiddetle mücadele ediyor, İstanbul Sözleşmesi’ni uyguluyoruz diyor. Yalan; sözleşmeye dayalı 6284 sayılı kanunu geri almaya çalışıyor, Meclis’te şiddeti önlemek için değil kadınların en çok şiddet gördüğü boşanma süreçlerini daha da zorlaştırmak için komisyonlar kurdunuz. Çalışan kadın arttı diyor bir yandan, öte yandan yoksullaşmayı yardımlarla nasıl azalttıklarını anlatıyor. Yalan, kadın işsizliğinde %70 oranla Avrupa birincisiyiz, son olarak genç kadınların %50’sinin de eğitim ya da çalışma hayatına katılmayarak hiçbir şey yapmadığı; “ev kızı” gibi cinsiyetçi bir kisveyle normalleştirilen biçimde “hiçleştirildikleri” ortaya çıktı.

Yoksulluk yardımlarının kadınlara ne yaptığını ise en iyi gösteren Eren Bülbül’ün annesinin yüz ifadesiydi. Evlat acısı yaşayan anneye hiç utanmadan seçim şovu olarak verilen o eve taşınmıyor bile Ayşe Bülbül. Birçok kadının mecbur kaldığı için aldığı sadaka gibi sosyal yardımların nasıl verildiğinin, bize ne yaptıklarının sembolüdür onun yüz ifadesi.

Ama Bakan o kadar gerçeklerden kopmuş, o kadar sadece kendi ikbali peşinde ki bunları görecek halde değil. Ona göre Aile Bakanlığı’nın Çalışma Bakanlığı ile birleştirilip kadının hepten adının silinmesinde de hiçbir sorun yok. “İsim hiç önemli değil” imiş, bu sayede bakanlık bürokrasiden kurtulacak ve daha güçlü işleyecekmiş. Bakan o kadar kopmuş ki, bu kadar alakasız durumda bile referandumdan beri hiçbir ikna ediciliği olmayan  “güçlü işleyiş”, “bürokrasiden kurtulmak” totolojisini kullanıyor. İki ana bakanlık ve dolayısıyla bütün iş yükleri birleşmesinin hız yaratması mümkün değilken ezberden konuşuyor. Ayrıca Çalışma Bakanlığı ile birleşmek kadınları iş hayatına katmak için de iyiymiş. Ne müthiş çözüm! Kadınların çalışmasını, Çalışma Bakanlığı içinde kaybolmakta sağlayacağını sanan, ilkokul öğrencisinin bile sorgulayacağı bu mantığa diyecek söz bulamıyorum. Nitekim bakan sözü kendisi tamamlıyor; 81 milyonun bakanıyım diyor. İşte şimdi oldu; kadınlara 81 milyonun değil, 40 milyon kadının bakanlığı lazım. İsimler de hayati önemdedir; bakanlıktan “kadın” adının kaldırılması kadın cinayetlerini artıran faktörlerdendir.

Sonuçta bakan sözü kadınlara zorla dayatılan o tarih dışı, gerçek dışı ve saçma “şahlanıştaki role” getiriyor. Kadınların erkeklerin şahlanması için kendilerini feda etmek gibi bir ödevi yoktur. Bize öyle “şahlanma” filan gibi hamaset de değil, kendimizi ifade edebileceğimiz seçimler lazım.

*

Saadet Partisi bu seçim zalim ile mazlum arasındadır diyor ya, her ne kadar onlarda kadınlar bir tevekkül içinde geriden gelse bile o zalim ile mazlum aynı zamanda şudur:

Bu seçim gadre uğrayan kadınlarla, zulmeden erkekler arasındadır.

Kadınların sorunlarını çözecek Kadın Bakanlığı isteyenlerle, onları tümden yok sayanlar arasındadır.

Öldürülen kadınlarla, onları şiddetten koruyacak tek kanunu yok etmeye çalışan, failleri cezasız bırakanlar arasındadır.  

Yoksullaşmayı ve her şeyi göze alarak boşanmaya çalışan kadınlarla, nafakalarına göz dikenler arasındadır.

İş arayan, aramaktan ümidini kestiği anda işsiz bile sayılmayan kadınlarla, işsizliğin nedeni olarak kadınları görenler arasındadır.

Kendisini istismar eden fail ile karşılaşacağı için kalp krizinden ölen Yağmur gibi çocuklarla, “bir kereden bir şey olmaz” diyerek onları failler ile evlendirmeye çalışanlar arasındadır.

Çocuğuna yedirmek için artık patates bile alamayan anne ile “parası olmayan köprüden geçmesin” diyenler arasındadır… daha saymakla bitmez ama bu seçim en çok da yarısı hiçe sayılan gencecik kadınlarla; o “ev kızı” tabiriyle hayatsız bırakılanlarla köşe başlarını tutmuş lümpen lümpen duran erkeklik arasındadır.

Bu seçim başta genç kadınlar olmak üzere, tüm kadınlar, tüm toplum yani önündeki engeller kalktığında nelere kadir olabilecekler ile bu toplumun önünde aynı lümpenlikle duran o siyaset; o tıkaç arasındadır.

Bu seçim “bir şafak vakti karanlığın kenarından

                 onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman” ile ortaçağ arasındadır.

Şu anda seçim mücadelesi sadece adaylar arasında değil, çağlar arasında bir mücadele. Kadınlar ama bugün ama yarın, 24’ünde olmasa da, yakın zamanda, buzdolabının gerçekten olmadığı geçmiş gitmiş çağları değil, kendi çağlarını seçecekler, eminim.