Hakan Öztürk / hakanozturk1871@gmail.com / 2014.10.22

 

Bizim solun çevresindeki insanların çok tatlı halleri vardır. Örgütlere çok kızarlar örneğin. Sanki solculukla ilgili “örgütlenmek gerekir” değil de, “örgütlenmek gerekmez” denilmiş gibi bir havadadırlar.

Örgütler arasında ya da örgütlerin kendi içinde bir tartışma çıksa… Vay ki vay. Demedikleri kalmaz.

Onlara gere solcular arasındaki tartışmanın hiçbir mantıklı temeli olamaz.

“Kafir oldukları için tartışmışlardır”a kadar gelir olay ve sol örgütlerin hep çok tartıştığından şikayet edilir. Egomuz olduğu için tartışmışızdır, sinsi planlarımız olduğu için tartışmışızdır, dirliksiz olduğumuz için tartışmışızdır… Saymakla bitmez.

Doğruya yaklaşabilmek için tartışmış olamayız kesinlikle ya da diğer ölümlüler gibi bazı hatalarımızdan ötürü. Sıradan bir arayış içinde insan olamayız bir türlü ya da sıradan bir hatalı.

Tartışma, gerilim şunlar bunlardan sonra bazı konularda anlaşmış olduklarımızla birlikte hareket etmek istediğimizde de yine başlar kuşku duyan sözler.

“Gördün mü bak nasıl da anlaşıyorlar” denir. Art niyet aranır. Aksi takdirde bu düşman kardeşler niye barışsın ki, diye düşünülür.

Halbuki bunların hepsi olağandır.

İnsanlar bazen çiçek açar bazen de solar.

Kardeşler böyledir.

 *

Solun kendisinin bir sürü yanlış kalıbı vardır elbette. İyi niyetlidirler bu kalıpları uygularken.

Aslında fazla demokrat olmadıklarının farkında değillerdir.

Durmadan bir şey konuşulsun, tartışılsın, değerlendirilsin istemezler. Bundan bıkarlar, yorulurlar. Birileri konuşuyorken saçlarını mıncıklamaya başlarlar. Şöyle bir yüzlerini ovuştururlar.

Ama şuna emin olunuz her şeye rağmen en dirayetli olan solculardır. Binlerce toplantıdan geçmişler ve bir nebze sabırlı olmayı öğrenmişlerdir.

Mesela bu tip toplantılara üniversite hayatından gelen hocalarımız, herkesin bu kadar konuşabilmesine ve konuşma hakkının bulunmasına şaşar kalır. İnanamaz, kendini zar zor toparlar. Kendisi anlatsa ve herkes öğrense düşüncesine doğru meyletmeye başlar. Okulda öyle olmuyor mudur? Burada neden olmasındır, ki?

Yani insanlar “her kafadan bir ses çıkıyor” düşüncesine çok yakındır.

Bu laf dillerin ucundadır her daim.

Ama bence hiç de haklı değiller. Her kafadan bir ses çıkacaktır tabii ki. Ne olacaktı? Kafalardan ne ses çıkacağını, sesçi mi gelip ayarlayacaktı? İnsanlar kafalarından hangi uygun sesin çıkması gerektiğini, çok alim bir arkadaşımıza mı soracaklardı?

 *

Neden bunları sayıp duruyorum?

Çünkü Birleşik Haziran Hareketi’ni kurduk.

Gezi Direnişi’nde yer almış insanlara hitap edeceğiz. Kafalarından ne ses çıkması gerektiğini bize soracak insanlar değiller onlar. O kafalarındaki sesi ejderha gibi TOMA’lara karşı bile çıkardılar. O kafalar kaç mermiyle kaç fişekle yaralandı. O ses kesilemesin diye haftalarca meydanlarda nöbet tuttular. O sesi geliştirebilmek için aylarca park forumlarında kafa patlattılar.

Onların kafalarından çıkan sesler bu ülkede bir çağı kapatıp bir çağı açtı.

O ses içgüdüseldi ama doğru olana çok yaklaştı.

Doğru sanılan tabulardan çok uzaklaşırken, gerçekten doğru olana çok yaklaştı hem de.

Ol nedenle her kafadan bir ses çıkabilmesi için engelleri kaldıralım. O zaman birbirimize sokulabilir yükselen seslerimiz. O zaman su akıp yolunu bulabilir.

 

*

“Beş benzemez bir arada” lafı söylenebilir mi hareketimize?

Çok mu benzememiz gerekiyor? Ne kadar benziyor olursak uygundur? Rakam verilemez mi? O zaman neden verilebilirmiş gibi konuşuluyor?

Hayat da beş benzemezdir. Hakeza Gezi Direnişi de beş benzemezdi. Hatta onbeş benzemezdi ama gayet güzel oluverdi. Benzememekten korkmayalım. Altın ölçünün sahibi biri yok aramızda.

Ney samimiyettir ney laubalilik; şafağın söküşü mü, güneşin batışı mı; bulut mu olsam yosun mu yoksa; hangi durum kakofonidir hangisi senfoni? Bunların derdine düşmeyelim hemen.

Bırakalım dağınık kalsın biraz.

Gelin ata binmiş ya nasip demiş.