Televizyonu açıyorsunuz, ana haber bültenleri başlıyor, gündemdeki haberler sıralanıyor, sonra her seferinde yeni bir kadın cinayeti ya da kadının yaralı olarak kurtulduğu ağır bir şiddet haberi ile bitiyor. Kadın cinayetleri, her haber bülteninin değişmez konusu gibi.

Kadınlar, bir bültenin ana parçası olsunlar elbette, buna bir itirazımız olamaz. “Bir kadının hayat kurtuldu” dan, “kadın bakanlığı kuruldu”, “cumhurbaşkanı kadın haklarına sahip çıkan açıklamalar yaptı” ya uzanan bin bir türlü iyi haber mümkün. Kadınların başarılarını, aldıkları ödülleri anlatan haberler de mümkün. 

Kadınların sadece ölüm haberi ile gündeme gelmeleri asla kabul edilemez.

Ve bu elbette değiştirilebilir bir gerçektir. Bu yüzden kadın hareketinin gündeminden, cinayetleri durdurma mücadelesi hiç düşmüyor. Aynı nedenle sorunu çözmesi gerekenlerin de gündeminden hiç düşmemesi icap eder. 

Başta Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Ayşenur İslam’ın sürekli gündeminde olması gereken konu budur. Bakan ise geçen hafta ilk defa olumlu anlamda konuya girmiş, kadınlara zarar veren TV programları için RTÜK’e şikâyette bulunmuştu. Ardından kadınların şiddetten korunması için araç tahsis edilen bir projenin açılışında “kadınların sığınma evlerine ihtiyaç duymadığı bir ülke” den söz etti. Onun daha önce söylemediklerini söylemeye başlaması kadın hareketinin ve kadınların hayatına sahip çıkan tepki veren toplumun başarısıdır. İyi oldu, şimdi bu sözlerin arkasında durması beklenir. 

Ancak şöyle bir açmaz var; böyle diyen bir bakanın “kadınların sığınma evlerine ihtiyaç duymadığı bir ülke nasıl yaratılır?” sorusunu da sorması gerekir. 

Böyle bir ülke ancak kadınların haklarına kavuşmalarıyla mümkündür. Yaşam haklarından başlayarak, işsiz bırakılan %75’in istihdama kavuşması, siyasette ve her alanda eşit haklarla yaşamaya başlamaları ile mümkün olacak bu ülkeyi yaratmak için de ilk gerekli adım; tümüyle kadınlara odaklanmış ayrı bir kadın bakanlığıdır. Ayşenur İslam’ın içinde bulunduğu durum bile bunun kanıtı aslında; sürekli “gaziler, şehitler”, ertesi gün “yaşlılar, engelliler” gibi kendi bakanlığının bünyesi altında bulunan kesimlerle ilgili bir haberini okuyoruz. Kuşkusuz bütün bu kesimlerin ayrı ihtiyaçları ve hakları var, bunlara sahip çıkılmalı ama her gün öldürülen kadınların durumu hiçbir şeyle eşit tutulamaz, ayrı ele almayı gerektirir. Bakan’ın tabiri caiz ise bir “paket program” gibi dolaşması sorunu çözmüyor, bu şekilde kendisinin de dile getirdiği o güzel ülkeye ulaşılamaz. Bu adımların atılmadığı her durumda, böyle bir ülke nasıl yaratılacak sorusuna başka bir cevap verdikleri düşünülür: yani kadınların her şeye boyun eğip, şiddet karşısında bile hiç seslerini çıkarmamaları nedeniyle sığınma evlerine ihtiyaç kalmayacağı bir ülke de hayalleyebilirler. Bundan şüphelenmek için de yeterince sebep var, en başta geleni Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı konuşmasındaki “özgürlükleri ahlaki bir formasyonla yeniden tanımlayacağız” sözleri.

Ne zaman “ahlak” tan söz edilse, bunun anlamı kadınların ve gençlerin baskılanması olmuştur.  Hükümetin kadınların ve gençlerin haklarını, özgürlüklerini şimdiye kadar nasıl ele aldığını da biliyoruz. Ama hükümette artık şunu biliyor olmalı;  Türkiye’li kadınların bu saatten sonra yüzyıllar öncesine gitmeye hiç niyetleri yok. Kendi çağının modern haklarına kavuşmakta kararlılar. Öyle bir kararlılık ki bu, uğruna ölümü göze alıyorlar. Ve öyle bir yere geldik ki, hak arayan kadınları ve onlara  “asla yalnız yürümeyeceksin” diye sahip çıkan mücadeleyi, şimdi toplum asla yalnız bırakmıyor.

*

Son bir hafta içerisinde, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu olarak takip ettiğimiz Eskişehir’de Yasemin Varıcı, Uşak’ta Sevim Gündoğdu ve İzmir’de Ferdane Çöl davalarımız, olması gerektiği gibi caydırıcı ceza ile ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile sonuçlandı. Bu sonuçlar, platformun yıllardır önerdiği, meclise de sunduğu TCK düzenlemesinin artık yerine getirilmesi, “ağır ceza”nın yasalaşması gerektiği anlamına gelir. Madem fiilen durum budur, artık resmileşmelidir. 

Demek ki, kadınların sığınma evlerine ihtiyaç duymadıkları bir ülkeye varmak için, önce kadınların temel talepleri yerine getirilmelidir.

*

Geçtiğimiz dönemlerde yazdığım bir yazıda, “sarışın gazeteci” ifadesi kullanmıştım. Anlatmak istediğim ise “Beyaz Türk erkekler” di. Ancak bu ifade yanlış anlamalara sebep oldu, Ayşe Düzkan’ı kastettiğim sanıldı. Türkiye’de maddeci bir feminizmin öncülerinden olan Ayşe arkadaşımız, kadın hareketi önderlerimizdendir. Kendisinden çok şey öğrendim, en son bu yanlış anlamayı konuşurken yaptığı eleştiriyle de öğrenmeye devam ediyorum, sağ olsun, iyi ki var. Yanlış anlamaya sebebiyet verdiğim için de kendisinden özür diliyorum.