İlerleme yönümüzü ve tarzımızı belirlemek istersek ilk olarak bir diktatörlük tehlikesi yönünde yol aldığımızı görebiliriz. Buna pek itiraz eden olmayacaktır. Ne var ki buna, bir sandalyede sakin sakin otururken sorulduğunda itiraz etmemek yeterli değil. Eğer bu saptama doğruysa, bundan sonra ne yapacağımıza bu saptama temel teşkil ediyor ve yön veriyor olmalı.

Bunu aslında özellikle ifade etmeye gerek olmamalıydı ama yapılan tartışmalardan ifade etmek gerektiği anlaşılıyor.

Önümüzdeki döneme dair değerlendirmelerde ilk sorun bu. Diktatörlük tehlikesi kabul ediliyor ama sonra buna göre bir öneriler getirme zinciri gelişmiyor.

*

Gerçekleşen referandumda ülkenin yarısından fazlasının tercihi “hayır” demek şeklinde tecelli etti. Koşulları ele aldık, en isabetli tutumları belirlemeye uğraştık ve bu sonuca ulaştık. Milyonlarca yurttaşın görüşlerini etkilemek için çaba gösterdik ve etkiledik. “Evet” deme eğilimindekilere seslenebilecek bir yaklaşımı geliştirme arayışında olduk. Kimseye “seni hiç sevmedim sütoğlan, zaten babanı da sevmezdim” demedik.

Kendi köşelerimizden çıkıp ana arterlerde halka gerçekleri anlattık.

Şimdi şuna karar vermeliyiz. Bu iyi miydi yoksa kötü mü? Bir bakış açısı bu deneyimi çok olumlu bulmuyor.

Buradan doğan ikinci soruysa şu, olumlu bulmayanlar haklılar mı?

Akıl yürütmenin bir sonuca ulaşması açısından şöyle düşünebiliriz. Son dönemde ülkedeki rejimle dört kere kapıştığımız veri kabul edilebilir. Gezi, 7 Haziran, 1 Kasım ve referandum. Eğer gelişmelere bu çerçevede bakacak olursak referandumdaki bazı olumlu yönlerin, Gezi ve 7 Haziran’da edinilmiş başarıların bir devamı olduğu anlaşılabilir. Referandum 7 Haziran’daki %13’ün dahi çok ötesi olarak, yüzde elliden fazlasına uzanabilmektir.

Eğer “ne alakası var?” kalıbını kullanmayacaksak benim ileri sürdüğü fikir referandumun, Gezi ve 7 Haziran kapsamında ele alınması gerektiğidir. Bu olaylar birbirleriyle alakalıdır. Gezi ve 7 Haziran çok olumluysa eğer, referanduma “geldi geçti de kurtulduk” olarak yaklaşılamaz.

Diktatörlük tehlikesi hala sürüyor. Kurtulmamız gereken diktatörlük tehlikesidir, referandum sürecindeki mücadele etme metodu ve morali değil.

*

Referandumun getirdiği en büyük kazanım, demokrasiyi savunan güçlerin “ben bu ülkenin %99’una seslenebilirim ve toplumun iyiliği adına konuşabilirim” diyebilmesidir. Muhalifler yenilgi yıllarında bundan tamamıyla geri düşmüş ve “ben beceremem” duygusuna iyiden iyiye kapılmıştı.

Bunun kırılması hayat memat meselesidir. Bu muhaliflerin kafalarındaki suni sınırdır. Suni denge budur.

Oysaki biz bütün halka seslenebiliriz. Bütün halkı ikna edecek fikirler ortaya atabiliriz. Daha önce muhafazakâr, milliyetçi ya da statükocu olanlar bizi dinleyebilirler. Dinlemek zorunda kalırlar. Dinlemekten başka çareleri olmadığını anlayabilirler. Sonradan barış yanlısı olan sıradan Rus askerleri gibi.

Toplumun, emekçilerin, ezilenlerin bütün kesimlerine seslenebilme özgüvenini kazanmak sanıldığı gibi kolay bir iş değildir. Zaten “damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur” denilerek geçilemez. Bunca yenilgiden sonra bu niteliği ne ölçüde kaybettiğimiz açıkça ortadadır. Demokrasi savunucuları büyük yapılara el atabilme, büyük işler başarma, büyük insan nüfuslarını etkileyebilme iddiasından o kadar geri kalmıştır ki artık postmodernizmin hedefi bile sayılmaz.

Halka seslenebilmek ve halkın iyiliği adına konuştuğunu ileri sürmek ancak deneyimle elde edilebilen bir maharettir. Referandumda yüzde elliden fazla oy alınabilmesi bu özgüveni yaratan altın değerinde bir özdeneyimdir. Bu özgüven olmadan “dünya” gibi büyük şeyler değiştirilmeye kalkışılamaz.

*

Olay hep böyle “zararsız” felsefi düzeyde cereyan etmiyor elbette.

Eğer ülke çapında bir diktatörlük tehlikesi varsa buna ülke çapındaki politik güçlerle müdahale edilir. Bunun sonucu diktatörlük eğilimine itiraz eden her kesimle bir iş yapmanın kaçınılmaz hale gelmesidir. Beğenmediğiniz kesimlerle ilişki kurmayacağınızı saymaya başladığınızda, herkese sıra geliyor olabilir. Herhangi bir mücadele sürecinde gerekli olan ittifak ilişkilerini hakkıyla ele alamamak sorunun sadece bir boyutudur. Asıl sorun zaten ittifaklara ihtiyaç duymayacak bir mücadele alanı tanımlamaktır.

Mücadele verenler arasında yıllar yılı sivrilen alışkanlık budur. Muhalifler büyük projelerden kaçınmayı neredeyse bir erdem sayar. Güya kolay zafer elde edebileceği küçük ve temiz mücadele alanları tanımlar kendisine. Sonra onun için uğraşır. Orada yenilince daha küçük ve daha temiz yeni bir hedef bulur. İş en sonunda evin önündeki aydınlatma lambasına kadar gelir.

Aslına bakarsanız bu fikir 7 Haziran’da yenildi. Hiç de küçük olmayan, bilakis ülke çapında politik programı olan bir proje, bu halktan %13 oy aldı. İşin aslına bakılacak olursa parçasal hedefleri tercih edenlerin siyasal tezlerinin hepsi o gün haksız çıktı. Şimdi referandum sonrasında yine de ısrar edip, demokrasi savunanların kendi “bir parçalık” köşesine çekilmesini anlatıyorlar.

*

Üç eleştiri var. Biri, zaten diktatörlük tehlikesi yok demek. İkincisi, bu tehlikeye rağmen kısmi bir alanda mücadele tanımlama. Üçüncüsü, büyük tehlikenin gerektirdiği ittifaklara yönelmeme.

Bu yanlışlardan kaçınmak mümkündür. Diktatörlük tehlikesine karşı, mevcut koşullardan doğan büyük sosyal ve ekonomik sorunları da hesaba katan bir siyaset yürütülebilir. Bu tabloda AKP’ye oy vermiş ya da evet tercihinde bulunmuş bütün kesimler dikkate alınmalıdır. Böyle kurgulanan politik tutum hem “tehlike var” der, hem geniş bir mücadele alanı tanımlar, hem de geniş ittifak ilişkilerini öngörür.

Böyle olmadığı takdirde her toplumsal muhalefet kesiminin kendi çok önemli bulduğu gündemlere dönmesi ya da kapanması muhtemeldir. Bu bir kesim için emekçilerin ekonomik hakları olabilir, bir kesim için barış siyaseti, bir kesim için ise laiklik. Farklı demokrasi savunucusu dinamiklerin derhal kendi gündemlerine ve politik alışkanlıklarına dönme eğilimleri kolaycılıktır. Bu güne kadar olduğu gibi her dinamik “gözlerimi kaparım vazifemi yaparım” diyerek “özel vazifesini” yerine getirebilir.

Bütünsel bakışa sahip olanlar, diktatörlük tehlikesini görerek; egemenliğin kayıtsız ve şartsız olarak halka verilmesi mücadelesini temel alan bir politik hattı ileri sürmelidir.

*

Referandum sürecinde mücadele bize Hayır Meclisleri’ni kazandırmıştır.

Sırf bu meclislerin ortaya çıkabilmiş, kararlar alabilmiş, eylemler yapabilmiş ve kendini sürdürebilmiş olması dahi büyük bir başarıdır. Görülmemiş bir başarıdır. Meclisler bu başarıyı mevcut sol örgütlerin çoğunun engellemesine, katılmamasına rağmen gerçekleştirdiler. O nedenle her türlü övgüyü hak ediyorlar.

Dikkat edilirse kendi gündemine, sosyal-siyasal ilişkilerine dönme kolaycılığında olanların hiç konu maddesi değil Hayır Meclisleri. Gerçekleştirdikleri en sıradan politik oluşuma dahi meclis sıfatını yakıştırabilenler, referandum sürecinde ortaya çıkmış olan halkın gerçek meclislerini pek önemsemiyor. Memleket şu haldeyken halinden memnun olabilenler, ülke siyasetinde sahneye çıkan yeni olgulara hiç dönüp bakmıyor.

Hayır Meclisleri herhangi bir sol grubun çalışmalarını genişletmek üzere kurduğu bir yan örgüt değil. Meclisler, fonlardan para alabilmek için uydurulmuş bir “sivil toplum kuruluşu” da değil. Son derece politiktir. Politik gündemlere müdahale ediyor. Bütün muhalefet kesimlerini birleştirebilme gibi bir özelliği var. Herkesi aynı siyasal tartışmanın ve eylemin etrafına toplayabiliyor. Halkın doğal refleksleriyle oluşmuş ve halkın bütün renklerini üzerinde taşıyor. Daha ne isteyebiliriz ki?

Eğer meclislerimizi yeni döneme ilişkin donatıp, yürümeye devam etmesini sağlayabilirsek en doğru işi yapmış olacağız.

hakanozturk1871@gmail.com