Ortaya çıkan tabloyu yorumlamaya çalışırken, yanılma payımızı azaltabilecek köşe taşlarını yerleştirmeye çalışabiliriz. Öncelikle şu tanımlanmalıdır ki; toplumsal mücadeleler yaşanırken, sert bir çarpışma sonrası askeri yenilgi almak apaçık bir başarısızlık anlamına gelmez. Cezayir’deki ya da Vietnam’daki bazı savaş etaplarında da belirgin askeri kayıplar yaşanmıştı. Ne var ki gelişmelerin bu inişli çıkışlı seyri, o coğrafyalarda yürütülen mücadelenin doğru olmadığı çıkarsamasını doğurmuyordu.

Kendi tarihimize bakacak olursak; Mahirlerin Kızıldere’de askeri yenilgiye varan mücadelesi,  gelecek ufku olmayan bir bitiş sayılmadı hiçbir zaman.

Elbette ki “askeri yenilgiler daha sonraki zamanlarda hayırlara vesile olur” diye bir kural da yok.

Bunları, Kürt hareketinin mücadelesindeki ilerleyişi açıklayabilmek üzere sıralıyorum. Kürt hareketi kendisine yönelik bir meydan okumaya, karşılık vermek ya da vermemek biçiminde karar alma konumuyla karşı karşıya kaldı. Tercih; esneklik gösterip, tek taraflı olarak tepki vermemek yönteminde vücut bulmadı. Savaş restine, restle cevap verildi.

Tartışma bir düzeyiyle burada kapanmış sayılabilir. Savaşmak yoluna girildikten sonra, büyük bir gerilimin tozu dumana katması muhtemeldi. Burada, büyük zorlukların yaşanmış olduğunu ve bundan kaçınmak gerektiğini ileri sürmek; ikna edici değil. Herhangi bir baskı karşısında direnmeye karar verirseniz çeşitli açılardan zarar göreceğiniz ve zarar vereceğiniz kesindir. Bu, direnmeye kalkışmanın kaçınılmaz doğasıdır.

Söylediklerim, tecrübelerimizden çok uzak, fikri soyutlamalar görülmemeli. Gezi Direnişi mecrasına yönelmekle birlikte, her türlü zarar görme ihtimaline açık hale gelmiş olduk. Daha sonraki safhalarda verdiğimiz şehit ve yaralılarla bu ihtimal tam bir gerçekliğe de dönüştü.

Şimdi bu manzaradan yola çıkarak “neden çarpıştık, çarpışmasaydık zarar görmeyecektik” denilemez. Çarpışmamız gerekiyordu ve çarpıştık. Kolluk kuvvetlerinin saldırısı karşısında geri çekilmiş olmamıza rağmen; Gezi Direnişi’ni “yanlıştı” diye düşünmek söz konusu olamaz. Bütün olan bitenin ardından, park elimizde kalmış gibi gözüküyor. Böyle olmakla birlikte Erdoğan’ın yakın zamanlardaki açıklamaları, elimizde kalmış gibi gözüken park için yeni bir savaş vermemiz gerektiğini bize anlatan işaretlerle yüklü.

Tarihte “az gittik uz gittik dere tepe düz gittik bir de dönüp baktık ki bir arpa boyu yol gitmişiz” denilebilir mi? Yaşananlara ya da yaşanacak olanlara böyle bir prizmayla bakmak köreltici olur. Geçmiş, bir arpa boyu yol gitmelerle doludur. Büyük sıçramalar olarak kabul ettiğimiz Fransız İhtilali, Paris Komünü, Ekim Devrimi dahi bu meselenin içinde kabul edilebilir. Ekim Devrimi’nin yarattığı hayal kırıklıklarına ve “bir arpa boyu yol gitmesi”ne bakarak “bu kadar insanın canının yanmasına değer miydi?” denilmek istenebilir.

Toplumsal mücadelelerin ilerleme tarzı, buna “değmezdi” yanıtını vermez. Bütün zahmetli ilerleyişine ve beklenmedik sonuçlarına rağmen, dövüşmeye kalkışanlar hep olacaktır. Tarihte fiske yememiş olmanın ve tulum çıkaran başarıların garantisi yoktur.

Bu irdelemelerde söz konusu olan hususlar Kürt hareketinin 7 Haziran seçimlerinden sonraki  dönemde ortaya koyduğu mücadele için de geçerlidir. “Bir arpa boyu yol mu gitti ya da ne kazandı ki?” denilemez. Direnebilmiş olması dahi yeter. Daha sonraki bütün aşamalara enerjisini ve ruhunu veren bu direniştir.

Sert bir mücadele yürütülmüş olunursa, bu bazı sakıncaları beraberinde getirmez mi? Elbette ki getirir. Burada o mahut tartışmaya varmış oluruz. “Mücadele ettiğimiz takdirde faşizmin gelmesine mi sebebiyet veririz” tartışması. Bir dönemin devrimcileri faşizmin gelmemesi için, “mücadele etmeyelim” dememiştir ve bu doğrudur. Bu tercih bugün de doğrudur.

Zorlu bir mücadeleye girmiş ama yenilmiş bir hareket; mücadeleye kalkışmamış ama fazla zarar da görmemiş hareketten çoğu kez üstündür. Direnmek sakıncalar yaratır ama beklenmedik ölçüde gelişme imkanları da verir. Toplumsal mücadele bu imkanların izinden yürüyerek kendine bir yol açar.

Sözün özü tarihsel tüm dünya için geçerli olan prensip, Kürt hareketi için de geçerlidir. Sakıncalarından dem vurularak direnmekten geri durulamaz. İşin felsefesi bu olmakla birlikte, Kürt hareketinin mücadeledeki son seviyesini yenilmiş olduğu yönünde saptayamayız.

Hareketin ülke dışındaki varlığını, Ortadoğu’da oynadığı rolü bir yana bırakarak konuşsak dahi ; Türkiye sınırları içerisindeki etkinliğinin çok yüksek olduğunu görebiliriz. Kürt hareketinin bazı şehir birimlerinden geri çekildiği söylenebilse de, silahlı olarak buralarda konumlanmayı ilk kez denedi. Kış boyunca bu pozisyonu sürdürebilmiş olması, hareket açısından önemli bir fark sayılabilir.

Mücadelelerin yarattığı sakıncaları nasıl ele alacağımızdan bahsetmişken Büyük Britanya’nın AB’den çıkma kararına da değinmek yararlı olabilir. Yaşanan ayrılık önümüzdeki zamanlarda Avrupa sağının sesini daha fazla duymamıza yol açabilir. Bunun olağan olduğunu bilmeliyiz. Hatta bu gelişmeden feyz alarak Erdoğan daha milliyetçi, yobaz ve yabancı düşmanı bir eğilimi ön plana çıkarabilir.

Şimdiden, Avrupa’da istenmeyişimizin nedenini terörizmle ilgili yasaları değiştirmemeye değil, “Müslüman oluşumuz”a bağlamaya başlamış durumda.

Hal böyle olabilir. Bununla beraber, nereden bakarsak bakalım Almanya eksenli emperyalist bir devletler topluluğunun akamete uğraması, kendine özgü yeni mücadele alanlarını gün yüzüne çıkaracaktır. Sol, ortaya çıkacak olan bu mücadele alanlarına odaklanarak kendisini ileri aşamalara taşıyabilir.

Referandum öncesinde Britanya işçi sınıfının AB’de ve dünyada ortaya çıkan panoramadan memnun olacak hiçbir sebebi yoktu. Halk işsizlik arttığı için, yoksullaştığı için, yaşama koşulları git gide daraldığı için; itiraz eden tavrını ortaya koydu.

Böylesine sarsılmış olduğu koşullarda AB’nin Yunan halkına bir daha eskisi gibi davranamayacağını çok rahat öngörebiliriz. Solun görevi, Avrupa’daki her türlü kemer sıkma politikasına karşı ortaya çıkan isyanı yükselterek; dünya halklarının dayanışmasını, mücadelesini ve birliğini yaratmak olmalıdır.

hakanozturk1871@gmail.com