Ülkeleri birbirinden ayıran sınırlar hep hayalidir. Toprakları birbirinden ayıran dikenli telleri söküp atar, adımınızı da o sınırın bir adım ötesine atarsanız görürsünüz ki hiçbir şey değişmez. Görürsünüz ki hala aynı oksijeni soluyorsunuz, görürsünüz ki kendi ülkenizde açan çiçeklerin çok benzeri burada da açmıştır. Biraz yürürseniz o ülkenin yollarında, dağlarında görürsünüz ki aynı kuşlar aynı şekilde şakıyor dallarda. Aynı çiğ zeytinler, yeşil yeşil dizili tarlalarda. Biraz daha ilerlerseniz belki o tarlalarda, o zeytinleri toplayan insanlarla karşılaşırsınız. Farklı bir dilde, aynı işlerle meşguldürler. Zeytinler toplanacak, yağı çıkarılacak, satılacak, eve ekmek götürürlecektir. İki adım geride, sizin ülkenizde de bu böyledir. Aynı mevsimde, aynı telaşlara düşer ülke halkları.

Ülkelerin halkları hep aynıdır. Aynılıklar etrafında oluştururuz medeniyetimizi. Büyük insanlık medeniyeti. Dünyanın her yerinde, hepimizin göğsünü aynı olaylar öfkeyle doldurur. Çocuklara vurdurtmayız, hayvanları öldürtmeyiz, ağaçları kestirmeyiz. Halkların sömürülmesine izin vermeyiz. Bir bakarsınız Irak’ta Bush’a ayakkabı fırlatırız, bir bakarsanız Tunus’ta sefalet içinde yaşamaya mahkum bırakıldığı için bedenini ateşe veren Buazizi’nin ardından koskoca ülkeyi ateşe veririz. Aynı şekilde aşık oluruz. Bu yüzden aslında bilmeyiz bile; Sarı Gelin Ermeni midir, Türk müdür. Bu yüzden bilmeyiz Leyla’yla Mecnun Farsi midir, Türk müdür?

Peki, nasıl oluyor da bu kadar aynılıktan aşılmaz gibi görünen ayrılıklar çıkıyor? Nasıl oluyor da yıllar yılı beyazlar siyahlara, Türkler Kürtlere, batılılar doğululara “biz onlardan üstünüz” bahanesiyle zulmediyor? Önce şurada anlaşalım: Üstünlük yoktur. Olayları ve olguları somutlaştıran reel şartlar vardır. Tamamen tesadüfi bir şekilde sınırın bir yanında doğarsanız Türkiyeli, diğer yanında doğarsanız Suriyeli olursunuz. Şimdi Suriyelilere yapılan her şeyi bunu aklımızın bir kenarında tutarak konuşalım.

Evinizde oturuyorsunuz ve başınızın üstünden savaş uçakları geçiyor. Birkaç saniye sonra bombalar patlıyor. Evinize o an denk gelmezse bu bombalar iki dakika sonra denk geliyor. O andan itibaren artık hayatınızın ve sevdiklerinizin hayatının ne olacağı belli değil. Bombalanan bir binada enkazın altında ölebilirsiniz, mahsur kaldığınız yerde gıdasızlıktan ölebilirsiniz. Kadınsanız, Aleviyseniz, eşcinselseniz IŞİD ve benzeri çeteler tarafından öldürebilirsinizvahşice . Kaçmak isterseniz yollarda sefalet içinde ölebilirsiniz. Akdeniz mezarınız olabilir. Ola ki tüm bunlardan kaçtınız, sınırı aştınız ve varıp geldiniz Türkiye’ye. Sizi öyle bir aşağılanmaya ve sömürüye maruz bırakırlar ki siz ölümü tercih edebilirsiniz. Gencecik bedeninizi bir kanalizasyona bırakabilirsiniz. Tıpkı Esenler’de intihar eden göçmen Amir Hattap gibi.

Bugün Amir Hattap’ları savunacağız. Onların yaşam hakkını, barınma hakkını, çalışma hakkını, ayrıma maruz bırakılmamalarını, karınlarını insanca şartlarda doyurmalarını. Tüm sömürülenleri savunduğumuz gibi. Öte yandan kardeşçe. Savaşımız Amir’lerin ülkesinde savaşlar çıkaranlarla. Hayata tutunmaya çalışanlarla değil.

*

Amir’in ülkesinde savaş çıkaranları çok uzakta aramaya gerek yok. Yanı başımızdalar. Onlar ki içleri Emevi camiinde namaz kılma ateşiyle yanıp tutuşanlardır. Nerede Emevi Cami? Suriye’de, Halep’te. Kim kılacaktı bu namazı? Erdoğan. Bu uğurda Suriye’de iç savaşı körükledi ve destekledi. MİT tırları ile cephane gönderdi cihatçı çetelere. Gördük ki Suriye’de halkı doğrayan cihatçılar, silahlarını kardan yağmurdan üzerinde KYK logosu olan battaniyelerle koruyor. Erdoğan ve AKP iktidarı, bu ülkenin yurtlarında çocuklara gidecek battaniyeleri başka bir ülkede çocukları öldürsün diye ateşleyen silahların üzerine örttürdü.

Emevi camiinde namaz kılma rüyası bir meczubun akıl dışı rüyası değil yayılmacı-emperyalist politikaların bir ifadesiydi. Kendi tarzında. Güya böyle söyleyerek ülke işgal etmeye niyetlenen acımasız kral değil ülke fethetmeye giden, Suriye halkını “Esed” zulmünden kurtaracak olan Osmanlı torunu olacaktı. Olamadı. Tüm planları çöpe gitti. Türkiye’ye akın akın gelmek zorunda olan Suriye halkını hesap edemedi. Hesap ettiği yüz bin kadar göçmen geleceği idi, bu sayı milyonları buldu. Savaşın birkaç ayda biteceğini umuyordu, yıllar sürdü. Tüm bunların ardından Esad’ın devrileceğini umuyordu, olmadı.

Dikkat ederseniz savaşın ilk yıllarında Suriyelilerin Türkiye’ye gelmesinde iktidar açısından en ufak bir sorun yoktu. Sorun şimdi ortaya çıktı. Çünkü o zaman AB’den de yardım fonları alıyordu. Fonları alırken, ülkeye para girerken bir sorun yoktu. Ne zaman ki fonların akışı kesildi, sorunlar o zaman başladı. O zaman da Avrupa’daki hükümetleri, Türkiye’nin batı sınırını açmakla, Suriyelileri Avrupa'ya göndermekle tehdit etti. Özellikle Almanya ile olan ilişkileri bir süre bu belirledi. Şimdi bu da kar etmez oldu. Süleyman Soylu yeniden şansını deniyor, Avrupa’daki hükümetleri yine Suriyelileri Avrupa’ya “göndermekle” tehdit ediyor ama artık işe yaramaz. Suriyeliler uzun yıllardır burada. Kendilerine gayet olağan bir şekilde bir hayat kurdular. Öyle “gönderdik” demekle olmuyor. Bir ülkeden bir ülkeye insanları savurmayı ne kadar kolay sanıyorlar. Soylu’nun tehditleri manasız.

Üstelik kardeşlik anlatıyorlardı. Unutuldu hep o kardeşler, kurtulma telaşındalar şimdi kardeşlerinden. Bunlar için böyle kavramlar yoktur. Bunlar Ortadoğu’ya bir de Türkiye emperyalizmi tattırmak isteyenlerdir.

Suriyelileri geri göndermek istemeleri de planları tutmadığındandır. Çıkarları var diye savaş çıkardılar, yüzbinlerce kişiyi ölüme mahkum ettiler. Şimdi çıkarları kalmadığı için kovacaklarmış.

Asıl ve en büyük çıkar halkların çıkarlarıdır. Bugün eşitliğe inandığımız için, aynı şekilde sömürüldüğümüz için, aramızda tüm o milliyetçi yalanlarının aksine hiçbir fark bulunmadığı için kardeşiz. Ülkedeki işsizlikten onlar sorumlu değil, denizleri ve nehirleri onların bedenleri kirletmez, sorunların kaynağı Suriyeliler değil Suriye’de savaşı destekleyenlerdir. Dikenli tellerden sonraki o adımı atalım. Öfkemizi kardeş halklara değil doğru yere yöneltelim: Doymak bilmeyen, coğrafyaları kana bulayan emperyalistlere ve tüm sınıf kardeşlerini sömüren patronlara.