Bugün tüm üniversiteler bir mükemmeliyet idealiyle karşımızdalar. Her üniversite romantik geçmişlerini, rekabet ortamlarında gıpta ile hatırlanacak bir bilgi/araştırma cenneti olduklarını hevesle anlatıyor. Ancak tüm bunlar öğrencilerin hatıralarında en başta anlatılanlar gibi kalmıyor. Çünkü günümüz üniversitelerinin sunduğu “altın çağlar” bütün efsanevi anlatımlardaki altın çağlar gibi önemli ölçüde sahtedir.

Geçtiğimiz günlerde açıklanan Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YKS) sonuçları ile üniversiteler vakit kaybetmeden vaatlerini sıralamaya başladı. Sene boyunca öğrenciler için yaşanan bunca belirsizlik ve tartışmalardan geriye, gençler için en büyük motivasyon hedefleri ve bu hedeflerinin gerçeğe dönüşebilecek olması ihtimali kalıyor. Şimdi ise üniversitelerin süslü görüntüleri ve çok havalı sözleriyle birlikte işte büyük tercih zamanı…

Üniversite artık öğrencinin içerisi ve dışarısını ayırt etmesine imkan bırakmayacak girişimlere onay vermektedir. Öğrenci içerideyken yani üniversitenin sınırları arasındayken dışarıdaki tartışmalardan yani ülke gündeminden elini çekse de olur, hatta böyle olsa daha iyi olur fikri yükseliyor. Üniversitenin içi özgür ve güvenli bölge, bu özgür ve güvenli bölge de dışarıdaki politik mücadeleden elini eteğini çekince ancak korunabilir diyerek de destekleniyor. Halbuki özgürlük diye anlatılan koca bir yalandır.

Öte yandan öğrenciyi dışarıdaki hayatın mücadelesinden okuduğu yıllar boyunca alıkoymayı da bir marifet olarak gösteriyor. Üniversite içeride şık binaları, kampüsleri ve nostaljik hatıralarıyla hoş görünse de garnizon mantığıyla kendini dünyadan kalın ve yüksek duvarlarla ayırmış durumda. Bir yandan da oluşturduğu kontrollü giriş-çıkış rejimi ile gerçek duvarlara pek de ihtiyaç duymuyor. Gerçek duvarlar, üniversitenin evrensellik iddiası ile çarpıcı bir kontrast oluşturuyor. Yıllar içinde üretilen bilginin toplum yararına değil sermaye sahiplerinin yararı ve hizmetinde kullanımı haline geldiğini görüyoruz.

Pazar güçlerinin üniversitenin duvarlarında açtığı gediklerle bugün artık geri dönülmesi kolay olmayan bir üniversite gerçeği karşımızda duruyor. Üniversiteler bilgi üretiminden ve pratiğinden yararlanacak başka dış endüstrilerle iş birliği arayışına girdi. Kıyısında köşesinde patronların çöreklendiği bir merkez konumuna geldiğini, şimdi tanıtım ve kariyer günlerinin ışıltılı reklamlarının ardında görebiliyoruz. 

“Rahat, capcanlı kampüs hayatı bizde!
Şirketler bizim mezunlarımızı tercih ediyor!
Dünyaca ünlü liderler okulumuzda!
Hayallerini gerçeğe dönüştürebileceğin yer...”

Bu heveslendirici sözler şimdilerde üniversitelerin giriş kapılarından, internet sitelerine, sosyal medya reklamlarına kadar her yerde yanıp yanıp sönüyor. Öğrenciyi kucaklamak ve ona 4-5 yıl içinde hayallerdeki gibi bir gelecek vermek için kollarını açan üniversitenin asıl gerçekliğinin bu olmadığını biliyoruz. Bir gencin hayallerini gerçeğe dönüştürebilmesi için doğru üniversite tercihi yapmış olmasının bir önemi yoktur. Aynı şekilde mezun olduktan sonra iş bulabilmesinin de üniversitesinin şatafatı ile alakası yoktur. Kapitalist düzen eğitim sisteminin vaadettiği hayalleri gerçeğe dönüştürmek olabilir ama gerçek olan bu düzende hiçbir gencin hayallerine kavuşamayacağıdır. Zaten sınavlara giren, tercih yapan, üniversite okuyan ve mezun olan gençlerin hayalleri de beklentileri de her geçen sene düşüyor. Hayallerini gerçekleştirme hevesiyle girdiği üniversiteden “hızla bir iş bulsam yeter” diyerek mezun oluyor. Üniversitelerin bu özgürlükçü ve garantici vaatleri başta öğrenci odaklı görünse de öğrenci merkezciliğini kenara bırakmış üniversiteler eğitim ihtiyacını tamamen kâra dönüştürme projeleri içindeler. Bu yüzden başarı rüzgarları da gençlerden değil kapitalist sistemde eğitimi tekeline almış sermayeden yana esiyor.

*

Üniversitenin temel çelişkisi doğrudan pratik bir kaygı taşımayan bilgi üretimi ile pratiğe dönük bilgi üretimi arasında yaşanıyor. Bir yanda yalnızca “bilmek için bilmek” ve diğer yanda bilgi üretimini kar edenlere göre formatlanmış bir meta olarak sunmak duruyor. Neoliberal mantığın körüklediği bu modelin, toplumsal eşitsizlikleri pekiştirdiği yönündeki eleştirilere aldırmadığı zaten ortada. Bilginin üretim, edinim ve uygulama süreçlerinin herkese açık olması zorunlu bir koşulken; sahiplerine sınıfsal bir üstünlük sağlaması kabul edilemez.

Ama şunu öne sürebiliriz: Kamusal üniversiteyi çökertecek ve çökerttiği oranda yaygınlaşacak bu modelin; gerçek bilgi üretiminin zorunlu koşullarıyla çelişmesi, üretemez hale gelmesi kaçınılmaz olacaktır.

Eğitimde oluşan tüm yarıklar binanın duvarlarındaki, taşıyıcı kolonlarındaki hasarlarla oluşmuştur. Bu hasarları yüzeysel tedbirlerle ortadan kaldıramayız. Üniversitenin çöküşünü izlemek yerine bu çöküşü yönetmek gereklidir. Bu sistemde biriken deneyimi tamamen ortadan kaldırmak değil bu deneyimleri de kullanarak üniversiteyi sadece ‘içeri’ olmaktan çıkarmak gerekir. Üniversiteli gençler muhakeme edebilen, eleştiren ve mutlaka ‘dışarı’ya müdahale edici konumda durmalıdır. Kapitalist eğitim sisteminin kandırmacaları ve göz boyamaları son bulmayacak. Günün sonunda sadece sistemin uzuvlarını ve bir avuç sermaye sahibini kurtarmayı öngören bu rejim karşısında yenilemeyi, dönüştürmeyi ve yönetmeyi ödev bilmeliyiz. Kapitalist eğitim sistemi elindeki zafer meşalesiyle sürekli ilerliyor görünse de aydınlattığı sadece ayağının ucudur. Sistemin çıkmazları ve handikapları hepimizin önünde duruyor. Meşaleyi söndürmek de ateşini kendimiz yakmak da mümkündür. Kurtuluş daima kendini kurtarmak için çalışan sisteme karşı örgütlü mücadeledir.

Gerçek bir çağ dönüşümünün her zaman söz konusu olabileceğini unutmayalım. Tüm hayatımızı; yeni şekillenmelere, kurum ve düzenlerin dönüşümüne, altüst oluşlara kaçınılmaz olarak zorlayacak gelişmelerin hiç de uzak olmayan bir süreçte bizi beklediği fikrinden ise bir adım olsun uzaklaşmayalım.