“Dönüşüm süreci” dememizde bir sakınca yok. Kavgalar, restleşmeler bize Evet cephesinin dağılma sürecine girdikleri izlenimini verebilir. Doğrudur, en sorunlu dönemlerini yaşıyorlar. Evetçilerin gözlemlenebilen kaygıları, aralarındaki sürtüşmeler, sersemlemiş olduklarını gösteriyor.

Fakat kulağa tatlı gelsin ya da gelmesin, şu şekilde okumak zorundayız: Eğer ki bu sürtüşmeler “çatlaklar”a dönüşecekse bu, devrimci siyasetin fikri önderliğinde gelişecek bir muhalefetle dönüşebilir. Kendini her tür siyasi dış etkiden koruyabilen bir cephe (ki burada tüm devlet aygıtlarını elinde bulunduran bir cepheden, Saray hükümetinden bahsediyoruz), iç hesaplaşmalarından, yeni bir siyasal hat elde ederek çıkabilir.

Halk, sadece “doğru olanı yapmak için” sokağa çıkmaz. Kitleler birleşmenin ve sokağa çıkmanın politik bir hareket olduğunu bilir, bunun yapmak için kendine meşru bir zemin arar. Dolayısıyla Hayır kampanyası sürecinde yakalanan toplumsal enerji, birlik zeminlerine serilmeli ve sürdürülebilir hale getirilmelidir. Evetçiler arasındaki kavgalar, bizler için ancak bu şekilde anlamlı hale gelebilir. Neden mi?

Biliyor, görüyor ve arttırıyorlar

Evet cephesindeki aklı başında herkes, referandumdaki kayıplarının farkında. Büyük şehirlerin kaybedilmesi “travma” olarak nitelendiriliyor. Evetçi yazarların bazıları, daha farklı konuşmak durumunda olduklarını yazıyor. Artık “Haç ile hilalin kavgası” gibi argümanlar, gerçek kaygılar taşıyan evetçilere sakıncalı geliyor. Haklılar da, iktidarın referandum öncesinde kullandığı ötekileştirici, düşmanlaştırıcı dil ters tepti. Bu durum, sadece hayırcılar için değil, AKP’nin kendi toplumsal tabanında da bir gerçeklik. İstikrar ve güven talebi olan herkes, düşmanlık boyutundaki toplumsal ayrışmaların buna hizmet etmeyeceğini anlıyor.

Öyle ya da böyle AKP, yaşadığı siyasal sorunları etkili siyasal hamlelerle aşabildi. Her ciddi siyasal aktör gibi, toplumu okumak ve kendine toplum içinde yer açmak becerisine sahip. 7 Haziran sonrası da böyle oldu. Referandumdan sonra yapacağı da budur. Referandumda kaybettiği oyların farkında olması, bunun toplumsal dinamiklerini soruşturuyor halde olması yeni bir şey değildir. İlk kez de onlar tarafından yapılmıyor. Revizyona gidilecektir, söylemler değiştirilecektir, dövüşülen bazı kesimlerle uzlaşma yoluna gidilecektir. Lakin bunların hak ettikleri gibi boşa çıkartılabilmesi için hayırcılar adına devrimci siyasetin, ezberlerinden uzaklaşması gerekir.

Evet’in iki ucu sorunlu değneği

Evet cephesi, öncülerinin menfaatleri etrafında birleşmiş olsa da, toplumsal bir değişim vaadi ile de bir araya geldi. Referandumun kritik sonuçları, onları bu vaatleri gerçekleştirmeye de zorlayacaktır. Bu engelli yolda yürümeye mecburlar. “Engelli” diyoruz, çünkü hem istikrar ve güvenlik vaatlerini gerçekleştirmek, hem de zor aygıtlarını koruyabilmek adına nefret temeline inşa ettikleri siyasi söylemlerini sürdürmek zorundalar.

Açık ki Cumhurbaşkanı Erdoğan da kaybetmenin kokusunu aldı. “Birlikte yürümediklerimizi de kazanmaya çalışacağız” demesi bu yüzdendir. Hoş ki, bulabileceği bir düşman da kalmadı. Bu yüzdendir ki, “fitne” olarak adlandırdığı sürtüşmelere tolerans göstermeyecektir. Çünkü en önemli problemi, kaybettiklerini bir araya toplayacağı bir zemin bulmak olacaktır.

Şaşırmak gibi bir lüksümüz yok, ‘çoğunluk’ biziz

CHP merkezinin Hayır’ı iç hukuk yollarında tüketmesi, Evet’in “şaibe” tartışmalarını savuşturup 2019 hesapları yapmaya başlayabilmesini sağladı. “Yeni bir dil, yeni bir yaklaşım” adı altında alıştığımız kaskatı duruşu sergiledi. Bu kaskatı duruşu tüm bir partiye sindirip sindiremeyeceklerini göreceğiz.

Fakat biz sosyalistlerin dehşete düşmek yahut şaşırmak gibi bir lüksü yok. Evet nasıl kendisini belirleyici olarak ortaya atacak ve kapsadığı alanı genişletmeye çalışacaksa, Hayır da sadece bir itiraz olarak değil, bir iddia olarak da şekillenmek zorundadır. Gezi’yi, 7 Haziran’ı aştığı gibi, başkanlık referandumundan öteye taşınmalıdır.

Oy kaybettiler, çünkü nefret ettiler, hakaret ettiler, tutukladılar ve tüm ülkede bir korku iklimi oluşturdular. Çünkü bu halka sunabilecekleri tek şey artık bir tek adamlık anayasası idi. Avrupalara kadar düşman bulmaya gittiler, başarılı olamadılar. Çünkü ekonomik krizin ayak sesleri duyulurken, halkın gittikçe daha zor doyan karnı bu gibi masallara toktu.

Her şeyden önemlisi, bu referandumu anayasayı çiğneyerek kazandılar. Hiçbir kurumsallık taşımayan mühürsüz oylar, YSK’nın oylama sürerken aldığı bir kararla geçerli sayıldı. AKP tarihi boyu hiçbir zaman bu kadar gayri meşru olmamıştı. Bu veriler ışığında haklı ve “çoğunluk” olanın bizler olduğumuzu bilerek siyaset geliştirmeliyiz.

Hayır cephesi adına göz önüne gelebilen siyasetçiler bu hukuksuzluğu “laf” düzeyinde sabitleyecek bir hareketsizlik içinde bulunabilir. Fakat milyonlarca insanın haklı itirazı, bazı siyasetçilerin tereddütüne ve iradesizliğine kurban edilemez. Halkın Hayır’ı, herhangi bir partinin çıkmaz sokaklarından daha büyüktür ve kendini halkın iyiliğine adamış devrimcilerin tek derdi bunu gösterebilmek olmalıdır.

Gücümüz monarşiye Hayır demiş olan halkın yarısıdır. Bunu bilip, bu özgüvenle hareket etmek gerekir. Meclislerimizi kurduk ve Hayır’ı örgütledik. Haklıydık, hileyle kazansalar da her şeyi kaybedebileceklerini gördüler.

Buradan sonra yapamayacağımızı söyleyenler, karamsarlığı politik bir görüş olarak benimsemiş olanlardır.


*Yarın dergisinin 3. sayısında yayımlanmıştır.